Biz defterler yaptık, yeni sahiplerini bekliyoruz.
Bazen diyorum ki şu “kafalı” ve “entel” görünmek için kemik gözlüklere, kareli gömleklere, son moda “intelligent beauty” genç kız makyajına verdiğiniz para ve emekle kafanızı doldurmaya çalışsanız. En azından oturunca konuşacak bir şeyleriniz olur. Erkek muhabbetlerine dahil olabilmek adına kazanılan popüler kültür, üstünkörü edebiyat, elektronik, oyun bilginizi yok saydım, kusura bakmayın. Teyzelik görevimi tamamladım, öpüyorum.
Belki severim diye bir ilişkiye başlamak güzel sonuçlar verebilir, veriyor da bazen. Ben yapmam. Ben oğluma “Babanla biz birbirimize çok aşıktık, birbirimiz için çok uğraştık.” demek isterdim, ne kadar zor ve güzel bir aşkla varolduğunu söylemek isterdim.
Her gün bir kez bu kitabın başına geçtim.
Her gün bir kez dışarı çıktım kırık bir bulutla yürüdüm.
Her gün bir insana bakıp, yüzümü yere eğdim.
Her gün bir gazeteye boş gözlerle baktım.
Her gün birileri konuştu, onları dinliyor gibi yaptım.
Her gün bir kez “neredeyim” diye sordum kendime.
Her gün bir kuzey kışı indi içime.
Her gün karşımda duran fotoğraflarına baktım.
Bir kez öfkelendim her gün, bir kez sordum kendime “Neden bu kadar bağlandın?”
Her gün adalet ve zalimlik üzerine düşündüm.
Her gün bir barbar, bir medeni ile gezdim sokaklarda.
Minareleri her gün sabaha ezan sesleriyle ben açtım.
Her gün bir perdeyi aralamaya çalıştım.
Her gün hiçbir şeyi anlamadığımı düşündüm,
Her gün her şeyi anladığımı düşündüm, güvercinleri yolculadım.
Her gün, günlere dayanamadığımı düşündüm.
Kitapları alt alta, dergileri kıvırarak yan yana dizdim.
Ne idüğü belirsiz yerler benimle yürüdü.
Gördüğüm her “cümle” bana bir bıçak gibi battı, anlamadım.
Her gün bir taş parçası söktüm içimden.
Her gün uyku beni koynuna alsın diye yalvardım.
Her gün, “Gün bitiyor, gece bitmiyor.” dedim.
Her gün işlerin beni avutmadığını gördüm.
Ayrılık günlerini sonradan niçin sisli bir perde gibi hatırlarız diye sordum.
“Öfkeni unutma” dedim kendime her gün, “Unutursan düşersin.” dedim.
Her gün en az bir saati ayakta durmaya, dimdik durmaya ayırdım.
Her gün ömür sözcüğünü bir kez kalbimden geçirdim.
Her gün ömür sözcüğü “kömür” gibi tınladı içimde.
Her gün sana içimden bir kez “sevgilim” diye seslendim.
Her gün sana bir kez “zalim” diye seslendim.
Her gün, yan yana oturup birbirine rikkatle bakan iki yaşlı kadını düşündüm.
Her gün o kadınların bu fotoğrafı yırtıldı dedim.
Her gün “âh” ettim bir kere, bir kere o âh’ı geri aldım.
Her gün “yol arkadaşım” dedim, kahırla kapladım sözlerimi.
Her gün acını tattım.
Her gün unutmak için değil, unutmamak için ağu kattım kalbime.
Her gün insan olmak ne çok kusur içeriyor diye düşündüm.
Her gün bir kilidi açmaya çalıştım.
Başka bir şey vardı, başka bir şey;
Ben sana dünyanın değil yeryüzünün diliyle seslenmiştim.
Çile nedir, günah ne? Bana ne bunlardan.
Dünyanın merkezi sendin her gün.
Ben senden uzayan uçsuz bucaksız bir kara.
Birhan Keskin

İçlerinde 15 yaşında çocukların bile bulunduğu 35 kişinin ölümüne “Dağda, sınırda ne işleri varmış canım, normal insanın orda işi ne!” diyen insanlar vardı sabah saatlerinde.
Biraz daha sonra TSK’nın açıklamasıyla iyice gaza gelip, “Terörist bunlar! Bakın asker de böyle diyor.” denilmeye başlandı.
Tepki gösteren vicdan sahibi insanlara, sosyal platformlarda yine terör örgütü sempatizanı gibi davranıldı.
Öldürülen insanların sivil olduğu gerçeğini birçok medya kuruluşu dile getirmekten çekindi.
Öldürülen insanların sivil olduğu gerçeği, ancak suçlanacak bir şeyler bulunduktan sonra kabul edildi. “Evet siviller, köylülermiş ama mazot kaçakçılığı yapıyorlarmış.” denildi.
Sonra bu söylemin yarattığı kamuoyu “Pis kürt kaçakçılar, bakın haklılarmış öldürmekle” oldu.
Sonrası sessizlik.
29 Aralık 2011 böyle bir gündü, böyle vicdansızdı.
Bunları yapan, söyleyen insanlar arasında kendini “aşırı milliyetçi” olarak tanımlayan kimse yoktu. Sözde sol görüşlüsü, siyasi görüş olarak parti benimseyeni vardı ama.
Şimdi söylemesi çok kolay gelen “35 ölü”nün yan yana dizilmiş bedenlerine bakın. Her birinin tek tek yakınlarını, geride bıraktıklarını, zorlu hayatlarını düşünün.
Ailesinin cenazelerini yürüyerek çıktığı evine, eşeklere yükleyerek getiren insanları düşünün.
15 yaşındaki oğlunun yok yere öldürülmesinin ardından ağıt yakan anneyi düşünün. O annenin yüreğindeki hıncı hayal edin.
Siz olsanız susar mıydınız?
Sınırlarını bilmeyen insanlara artık katlanmıyorum. İnsan bulunduğu konumu da, haddini de bilmeli. İster arkadaş, ister sevgili, isterse bunlardan da öte olsun. Artık pek fazla insanlarla iç içe olmadığımdan, dışardan tespit yapması da çok eğlenceli oluyor.
Biri, mesela sevgiliniz, sizin hayatınıza karışıyorsa dur demesini bilin. Böyle kuğl konuşmama bakıp bi siktir git diyebilirsiniz, ama yaşadığım için biliyorum. Bir kere yapmasına izin verirseniz, her seferinde daha çok abartarak gelir. Sizin için de geçerli, o bir kere ses çıkarmazsa, daha fazlasını yapma hakkını kendinizde görürsünüz. Ben görmüştüm en azından. Ha ne boka yarar, üzülürsünüz, kontrol manyağı olursunuz, sürekli şüpheyle yaşarsınız. Karşı taraf da sizi kısıtlar, kıskançlıktan gerilirsiniz falan filan.
Yani güzel kardeşlerim, “O kim bu kim?” diyeceğinize, adam sildireceğinize ilişkinize bakın. Karşınızdaki aldatmak isterse her türlü aldatır, biriyle konuşmak istiyosa her türlü konuşur, engelleyemezsiniz. Birini seviyorsanız ve hayatınızda olsun istiyorsanız ilişkinizi böyle ufak tefek şeylerle tüketmeyin. Güvenmiyorsanız da uzatıp ikinize de kötü hatırlayacağınız zamanlar yaşatmayın. Benim gibi kıskanç bir insan bile bunları artık uygulamaya karar verdiyse, herkes yapabilir.
Güzin ablalığım bitti, dağılabiliriz. Öpüyorum.
